İçeriğe geç
Pazar Yazıları Yeni yazı: Her hafta pazar günü
Sayı 040

Ya Tutarsa?

Pazar Yazıları 4 Ekim 2026 · 9 dk okuma

YA TUTARSA?

Bir Yaz Boyunca Denizden Karaya Baktım

Ege’de birçok gün batımı seyrettim.

Bazıları öylesine güzeldiki insanın konuşası gelmiyordu. BlueBerk’in kıç güvertesinde güneşin ağır ağır denizin içine gömülüşünü seyrederken bir tarafta kıyıya yaslanmış çam ormanları diğer tarafta sonu görünmeyen Ege

İnsan böyle anlarda dünyayı olduğundan daha iyi bir yer sanıyor

Sonra telefonu eline alıyor

Bir yerlerde savaşlar oluyor

Bir yerlerde çocuklar ölüyor

Bir yerlerde insanlar birbirine düşman olmuş

Bir başka yerde yılların emeği bir kararla yok olmuş.

Bizim memlekette başka bir tartışma, başka bir haksızlık, başka bir umutsuzluk hakim olmuş

Telefonu kapatıp yeniden denize bakıyorsunuz

İşte benim 2026 yazım biraz böyle geçti.

Bir gözüm Ege’nin mavisinde öteki gözüm memlekette ve dünyada

BEN KİMİMKİ BUNLARI YAZIYORUM?

Bu soruyu kendime defalarca sordum.

Ben akademisyen değilim,

Profesör değilim,

Gazeteci değilim,

Siyasetçi hiç değilim.

Hayatının büyük bölümünü ticaretle geçirmiş, bugün artık yarı emekli sayılabilecek bir iş insanıyım. Şimdilerde ise amatör denizci olmaya çalışıyorum

Yetmiş bir yıllık hayatımda seksenden fazla ülke gördüm.

Havalimanlarında sabahladım uzak coğrafyalarda pazarlık masalarına oturdum, farklı dinlerden, farklı milletlerden insanlarla ekmeğimi paylaştım. Çok zengin ülkelerde gördüm, çok fakir ülkelerde düzenli toplumlarda gördüm, kargaşanın içinde yaşayan toplumlar da.

Ve yıllar şunu öğretti

Bir ülkeyi anlamak için yalnızca binalarına, yollarına, köprülerine bakmak yetmiyor.

İnsanların birbirlerine nasıl davrandıklarına bakmak gerekiyor.

Benim üniversitem birazda hayat oldu.

Diplomasını vermediler ama hayatın derslerine iyi çalıştım.

YAZDIM, YAZDIM, YAZDIM,

Bu yaz BlueBerk ile Ege’nin koylarını dolaşırken Pazar Yazılarımı yazmaya devam ettim.

Bazen bir koyda demirdeyken

Bazen marina elektriğine bağlıyken

Bazen ertesi sabah erkenden demir alacakken gece yarısı hala bilgisayarın başındaydım.

Türkiye’yi yazdım,

Dünyayı yazdım,

Tarihi yazdım,

Denizciliğimizi yazdım,

Turizmi yazdım.

Kaybettiğimiz zamanı, yetişmiş insanlarımızı, gençlerimizi, sporu, futbolu, ahlakı, liyakati, toplumsal meseleleri yazdım.

Bazen iktidarı eleştiren dostlar kızdı.

Bazende iktidarı destekleyenler kızdı.

Bu galiba iyiye işaretti.

Çünkü derdim hiçbir zaman bir siyasi partinin bayrağını taşımak olmadı

derdim hep Türkiye oldu.

Yanlış gördüğüm yerde YANLIŞ doğru gördüğüm yerde kimin yaptığına bakmadan DOĞRU dedim

Bazen yanılmış olabilirim

Elbette yanılmışımdır.

Yetmiş bir yıl yaşayan ve hiç yanılmadığını söyleyen bir insandan zaten korkulur.

Ama bildiğim bir gerçek var ise oda

Hiçbir yazımı birilerine yaranmak için yazmadım.

MAVİ KART MESELESİ ASLINDA MAVİ KART DEĞİLDİ

Bu yaz beni en çok düşündüren meselelerden biri Mavi Kart uygulaması oldu.

Ege’de seyir yapan binlerce denizcinin yıllardır canını sıkan bir sistem

Niyet doğruydu, denizlerimizi korumak.

Buna hangi denizci karşı çıkabilir ki?

Denizi kirleten kendi evinin salonuna çöp atan insandan farklı değildir.

Ama iyi niyetli birdüzenleme sahadaki gerçek hayatla uyuşmuyorsa onu sorgulamak en az denizi korumak kadar önemlidir.

İşte bende tam olarak bunu yaptım.

Eleştirdim

Ama sadece bu yanlış demedim.

Dünyadaki örneklerine baktım

Başka ülkeler ne yapıyor diye araştırdım

Alternatiflerini yazdım

Çözüm önerileri sundum.

Çünkü yıllardır ticarette öğrendiğim bir kural var

Masaya yalnızca problem getiriyorsanız yük olursunuz.
Problemle beraber çözüm getiriyorsanız masanın bir parçası olursunuz.

Ve ,,, Bakanlıktan ses geldi.

Uygulama tamamen ortadan kalkmadı belki ama bazı noktaları yumuşatıldı.

Şimdi kalkıp “Ben yazdımda değişti” dersem kendime ve bu mesele için yıllardır uğraşan binlerce denizciye haksızlık etmiş olurum

Yazılarımın bunda ne kadar payı oldu?

Bilmiyorum belki hiç olmadı belki küçücük oldu.

Belki yalnızca zaten yükselmiş bir sesin içine benim sesim karıştı.

Burada önemli olan başka bir şey

Demekki konuşmanın hala biranlamı olduğu

TÜRKÇENİN EN PAHALI CÜMLESİ “Boş ver”

Bazı dostlarım bu yaz bana şöyle dedi

Boş ver

Teknen var, denizdesin, keyfine bak

Sanamı kaldı bütün bunlar?

Neden kafana takıyorsun?

Bazen hak verdim.

Gerçektende insan BlueBerk’in güvertesinde oturup önünde masmavi bir Ege, arkasında güzel bir gün batımı varken neden dünyanın derdini sırtına alsınki?

Bir çay, biraz müzik, akşam meltemi

Daha ne istiyorsun? Telefonu kapat, Bilgisayarı kaldır, yazma, neme lazım de.

Fakat olmadı yapamadım

Çünkü bana göre Türkçenin en kısa ama en pahalı cümlelerinden biri şuydu

Ne me lazım

Bu üç kelime.

Bazen bir mahalleyi kaybettirir

Bazen bir şehri

Bazen bir kurumu

Bazen bir ülkenin yıllarını

Çünkü kötülük her zaman çok güçlü olduğu için büyümüyor iyiler biraz fazla sessiz kaldığı için büyüyor. Benim korkum da bu

Bir gün çocuklarımın veya torunumun karşıma geçip:

Büyükbaba, bunlar olurken sen ne yaptın? diye sorması o zaman vereceğim cevabın

Teknem vardı evladım, Ege’de keyfime bakıyordum mu diyeceğim bunuasla istemem.

BİR PLASTİK ŞİŞENİN HİKAYESİ

Bu yaz bir gün seyirdeydik,

Denizin üzerinde plastik bir şişe gördük,

Rotamız başkaydı,

Tekne gidiyordu

Rüzgar güzeldi,

Bir plastik şişe için koskoca katamaranın rotası mı değiştirilir? Evet değiştirdik

Aldık.

Sonra yolumuza devam ettik.

Belki dünyayı kurtarmadık.

Hatta dünyadaki plastik miktarı açısından yaptığımız işin istatistiksel değeri muhtemelen sıfıra yakındı.

Ama mesele zaten o şişe değildi ki

Mesele şuydu

Gördüğümüz şeyi görmemiş gibi yapmadık.

Toplumların kaderini değiştiren büyük hareketlerden önce böyle küçük refleksler sayesinde oluşuyor.

Japon taraftarların Dünya Kupası maçlarından sonra tribünlerde kalıp başkalarının çöplerini toplaması yıllardır dünyaya gösteriliyor.

Peki neden?

Çöp toplamak olağanüstü bir iş olduğu içinmi?

Hayır

Kimsenin bakmadığı yerde bile insanın kendisini sorumlu hissetmesi olağanüstü olduğu için.

Belki medeniyet dediğimiz şey birazda budur

Polis olmadığı halde kırmızı ışıkta durmak.

Kimse görmediği halde yere çöp atmamak.

Size ait olmayan bir ağacı korumak.

Tanımadığınız bir çocuğun geleceğini kendi torununuzunki kadar önemsemek.

Ve size doğrudan dokunmayan bir haksızlık karşısında bile içinizin biraz acıması.

TAHTIN ÖNÜNDE BEKLEYENLER

Sezonun sonlarına doğru bir denizci dostum WhatsApp gurubumuza kısa bir video gönderdi.

Altın varaklı devasa bir salon

Ortada boş bir taht

Tahtın önünde başlarını kaldırmış bekleyen insanlar.

Video basit bir soru soruyordu

İyi bir toplum nasıl kurulur?

İlk cevap hepimizin aklına geliyor.

İyi yöneticilerle,

Doğrudur,

Ama eksiktir.

Çünkü yöneticiler gökten inmiyor.

Bizim mahallelerimizden, okullarımızdan, ailelerimizden, değerlerimizden çıkıyorlar.

Bir toplum kurnazlığı zeka sanmaya başlarsa kurnazlar yükselir.

Bağıranı güçlü sanırsa en çok bağıranlar öne geçer.

Liyakat yerine yakınlığı ödüllendirirse yetenekliler kenara çekilir.

Haksızlık kendisine yapılmadığında susarsa, bir gün sıra kendisine geldiğinde yanında konuşacak kimseyi bulamaz.

Burada tahtın üzerinde kimin oturduğuna bakmadan önce zaman zaman tahtın önünde bekleyen kalabalığa bakmamız gerekir

Çünkü orada birazda biz varız.

DÜNYA SAKİN BİR LİMAN DEĞİL

2026 yazını yalnızca Ege’nin sakin koylarıyla hatırlamayacağız.

Dünyanın başka taraflarında savaşlar var

Çocuklar ölüyor

Milyonlar yerlerinden ediliyır

Devletler birbirlerini tehdit ediyır

Ekonomiler sarsıllıyor

İnsanlar geleceklerinden korkmaya başladı.

Çok daha büyük savaşlar olma ihtimali uykularımızı kaçırıyor

Teknede bazen gece ufka bakarsınız.

Her taraf karanlıktır,

Bir ışık ararsınız,

Ufacık bir fener görürsünüz,

O ışık koskoca denizi aydınlatmaz ama bu

size nerede olduğunuzu anlatmaya yeter.

Galiba bu yaz yazılarımı birazda bunun için yazdım.

Dünyayı aydınlatmak gibibir iddiam hiç bir zaman olmadı.

Sadece kendi bulunduğum yerde küçük bir ışık yakmaya çalıştım.

AKŞEHİR’DEN EGE’YE GELEN BİR HOCA

Burada memleketim Akşehir’in en meşhur adamına uğramadan olmaz.

Nasreddin Hoca bir gün gölün kıyısına oturmuş, yoğurt mayası çalıyormuş.

Görenler şaşırmış

Hoca, koskoca göl maya tutar mı?

Hoca’nın cevabını hepimiz biliyoruz:

“Ya tutarsa?”

Çocukluğumuzdan beri buna güleriz.

Ben yetmiş bir yaşında bu fıkraya başka türlü bakmaya başladım.

Belki Hoca gölü mayalamıyordu.

Belki bizim teslimiyetimizle dalga geçiyordu.

Çünkü insanın yapabileceği en kolay şey şudur:

“Olmaz.”

“Değişmez.”

“Boşuna uğraşma.”

“Burası böyle.”

“Dünya böyle.”

“İnsanlar böyle.”

Bu cümlelerin hiçbirinin bedeli yoktur.

Hiç risk almazsınız.

Hiç yorulmazsınız.

Ve hiçbir zaman yanılmazsınız.

Çünkü hiçbir şey denememişsinizdir.

Hoca ise küçücük bir kaşık mayayı koskoca göle çalıyor.

Olmayacağını belki o da biliyor.

Ama yine de soruyor:

Ya tutarsa?

Bence insanlık tarihindeki bütün büyük değişimler biraz bu iki kelimenin akrabasıdır.

DENİZ BANA BAŞKA BİR ŞEY DAHA ÖĞRETTİ

Karada insan karşıdan esen rüzgarı sevmez.

Denizde ise ona başka türlü bakarsınız.

Bir yelkenli rüzgar tam karşıdan geliyor diye limana dönmek zorunda değildir.

Yelkenini ayarlar.

Rotasını değiştirir.

Orsa seyreder.

Biraz sancak kontra, biraz iskele kontra…

Düz çizgide gidemez belki

ama ilerler.

Bu, romantik bir söz değil. Bu fizik

Belki hayatın kendiside biraz böyle

Yetmiş bir yıl boyunca benimfe rüzgarım hep arkadan esmedi.

İş hayatında fırtınalar gördüm.

Ülkenin krizlerini yaşadım.

Darbeleri, ekonomik çalkantıları, kuyrukları, devalüasyonları, değişen dünyayı gördüm.

Seksenin üzerinde ülkeye gittim.

Bazı toplumların ayağa kalkışını, bazılarının ellerindeki büyük imkaları nasıl kaybettiğini gördüm bir çoğuna şahit oldum.

Şunu hiç görmedim

Her şeyin sonsuza kadar aynı kaldığı bir ülke.

Demekki değişim kaçınılmaz.

Mesele değişip değişmemek değil aslında

Hangi yöne değiştiğimiz.

BU YAZIN BANA BIRAKTIĞI ŞEY

Facebook’taki Pazar Yazılarımı okuyorsunuz.

Bu yaz bşr çok dostumdan mesaj aldım.

“Yazmaya devam et.”

“Kalemin kuvvetli.”

“Bunu mutlaka yayınla.”

“Bunu gazeteler yazmalı.”

Ulusal basından değerli gazetecilerin güzel sözleride oldu.

Bunlaru duyunca elbette insan mutlu oluyor.

Ama asıl sevindiren övgüler değil

Bir kişinin

“Ben bu meseleye hiç böyle bakmamıştım.”

demesiydi.

Çünkü yazının gücü bence insanı sizin gibi düşündürmek değildir.

Bir an için yeniden düşündürmektir.

Kimsenin benim gibi düşünmesini istemiyorum.

Zaten herkes aynı düşünürse korkunç sıkıcı bir ülke oluruz.

Ama birbirimizi dinleyebiliriz bunu yapabiliriz

Birbirimize bağırmadan itiraz edebiliriz

Bir siyasi partiye oy vermedende yaptığı doğru işi takdir edebilir, oy verdiğimiz partinin yanlışına da yanlış diyebiliriz.

Belki asıl özgürlük budur

Bir başkasının bize ne düşüneceğimizi söylemesine ihtiyaç duymamak.

ŞİMDİ BLUEBERK KIŞ UYKUSUNA GİRİYOR

Artık sezon bitti,

BlueBerk Kuşadası’nda dinlenecek,

Yelkenler toplanacak,

Halatlar kontrol edilecek,

Motorların, jeneratörün, akülerin, su yapıcının bakımları yapılacak.

Yazın kahkahalarla dolan güverte kış gecelerinde sessizleşecek.

Ben ve eşim İstanbul’a döneceğiz

Ama biliyorumki bazen gece yatağımda gözümü kapattığımda yine bir Ege koyunda olacağım.

Teknenin bordasına vuran küçük dalgaların sesini duyacağım.

Direkte halatların rüzgarla çıkardığı o tanıdık sesi

Uzakta bir teknenin demir ışığını

Ve bu yazıların yazıldığı geceleri hatırlayacağım.

2026 yazı yalnızca bir deniz sezonu değildi.

Biraz Türkiye’yi düşündüğüm, biraz dünyayı sorguladığım, biraz geçmişe baktığım, birazda kendi vicdanımla konuştuğum uzun bir yolculuktu.

Bu yolculukta yanımda oldunuz

Okudunuz

Eleştirdiniz

Katıldınız

Kızdınız

Paylaştınız

Bazende sadece sessizce okudunuz

Hepsinin ayrı bir değeri var

VE SON BİR ŞEY…

Ben artık büyük laflardan biraz çekiniyorum.

“Dünyayı değiştireceğiz.”

“Her şeyi düzelteceğiz.”

“Yeni bir çağ başlatacağız.”

Yetmiş bir yıl insana biraz ölçü öğretiyor

Belki dünyayı değiştiremeyiz

Belki ülkenin bütün meselelerini çözemeyiz.

Belki Mavi Kart’taki küçücük bir değişiklikte bile bizim payımız yoktur

Ama gördüğümüz plastik şişeyi denizden alabiliriz

Yanlış bildiğimiz bir şeyi araştırabiliriz,

Bir haksızlığı medeni bir dille söyleyebiliriz ,

Eleştirirken çözümde önerebiliriz,

Bir gencin önünü açabiliriz

Bir ağacı koruyabiliriz ,

Bir insanın umudunu kırmak yerine elinden tutabiliriz,

Ve bütün bunları yaparken kimsenin bizi alkışlamasına ihtiyacımız yok

Çünkü hayat boyunca gördüğüm seksenden fazla ülkenin, binlerce insanın, sayısız yolculuğun şimdide denizin bana öğrettiği şey

Bir toplum büyük felaketlerle bir günde kaybolmaz
küçük vazgeçişlerle yavaş yavaş yok olur

Ve yine bir toplum büyük nutuklarla bir sabah düzelmez
küçük sorumluluklarla yavaş yavaş ayağa kalkar.

Belkide mesele bundan ibarettir.

Mesele koca dünyayı sırtımıza almak değil

Önümüzden geçen küçücük şişeye

“Benim değil.”dememek.

Bu sezonun sonunda BlueBerk’in yelkenlerini indiriyorum.

Ama umudun yelkenlerini asla indirmiyorum.

Çünkü denizde öğrendiğim

Ufuk, gidilecek yer değildir.

İlerledikçe yeniden açılan yerdir.

Ve memleketim Akşehir’den yüzyıllar önce gölün başında bir avuç mayayla dünyaya gülen Hoca’nın o iki kelimesi hala kulağımda

“Ya tutarsa?”

Bu yaz mayamı Ege’ye çaldım.

Biraz denize

Biraz memlekete

Biraz dünyaya

Biraz da gelecek yıllarda bu ülkenin kıyılarında, sokaklarında ve meydanlarında yaşayacak çocuklara

Tutup tutmadığını belki ben göremem.

Ama insanın ardında bırakacağı en güzel şey, herhalde tuttuğunu gördüğü sonuçlardan çok, tutma ihtimalinden vazgeçmediği umutlarıdır.

BlueBerk’in ışıkları bu gece sönebilir

Ege’nin koyları kışın sessizliğine bürünebilir.

Ama uzakta tek bir seyir feneri yanıyorsa denizci bilir ki

Gece henüz yolun bittiği anlamına gelmez ,

Gelecek yaz yeniden demir alacağız

Ve kim bilir

Belkidebu defa gerçekten tutar.

Mustafa Berk
4 Ekim 2026

Gelecek yaz sezonunda görüşmek üzere.