İçeriğe geç
Pazar Yazıları Yeni yazı: Her hafta pazar günü
Sayı 043

Türkiye NATO’nun Sorunu Mu, Yoksa Değişen Dünyanın Anahtarı Mı?

Pazar Yazıları 25 Ekim 2026 · 6 dk okuma

TÜRKİYE NATO’NUN SORUNU MU, YOKSA DEĞİŞEN DÜNYANIN ANAHTARI MI?

Bir yabancı belgeselin ortaya attığı soru üzerinden Türkiye’nin yüz yıllık dış politikası ve Erdoğan dönemi

Yabancı bir belgeselin başlığı oldukça çarpıcı NATO’nun en büyük iç sorunu neden Türkiye?
1952’den beri NATO’nun üyesi olan, ittifakın güneydoğu kanadını koruyan, Karadeniz’in kapılarını elinde tutan ve Avrupa ile Asya arasında stratejik bir konumda bulunan Türkiye.

Peki, Batı’nın güvenliği için böylesine önemli bir ülke, nasıl oluyor da aynı Batı tarafından zaman zaman sorun olarak görülüyor? Türkiye mi değişti, yoksa dünya değişirken Ankara’nın daha bağımsız hareket etmesimimüttefiklerini rahatsız etmeye başladı? Ne oldu?

Yaklaşık bir saatlik yabancı yapım belgesel, Türkiye’yi yalnız Erdoğan’ın siyasi tercihleri üzerinden değil Osmanlı’nın son döneminden Lozan’a, Cumhuriyet’in kuruluşundan NATO üyeliğine uzanan tarihsel bir çerçevede ele alıyor. Ancak belgeselin kullandığı sert ifadelerle tarihsel gerçekleri birbirinden ayırmak gerekiyor. Türkiye’nin güvenlik kaygıları kadar müttefiklerinin itirazları da bu hikayenin bir parçası durumunda.

Türkiye’nin coğrafyası başlı başına bir dış politika meselesidir. Balkanlar, Kafkasya, Karadeniz, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’in kesiştiği bu topraklar, yüzyıllardır büyük güçlerin rekabetine sahne oldu. İstanbul ve Çanakkale Boğazları ise yalnız iki denizi birbirine bağlamıyor; Karadeniz’in askerî ve ticari dengelerinde belirleyici rol oynuyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, bağımsızlığını uluslararası hukuk ve diplomasiyle güvence altına almaya çalıştı.
1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi bu anlayışın önemli kazanımlarından biriydi. İnönü’nün İkinci Dünya Savaşı diplomasisi, 1952 NATO üyeliği ve 1974 Kıbrıs Harekâtı, farklı dönemlerde Türkiye’nin güvenliğini ve çıkarlarını korumaya yönelik kararlar olarak tarihe geçti. Dolayısıyla bağımsız dış politika arayışı Erdoğan’la başlamadı onun döneminde değişen dünya şartlarıyla birlikte yeni bir ivme işleyiş kazandı.

Erdoğan’ın 2003’te Başbakan olmasıyla Türkiye önce Avrupa Birliği reformlarına ve Batı’yla bütünleşmeye ağırlık verdi. 2005’te üyelik müzakereleri başladı. Ancak Kıbrıs, insan hakları, yargı bağımsızlığı, Yunanistan’la anlaşmazlıklar ve Avrupa’daki bazı çevrelerin Türkiye’nin kültürel kimliğine ilişkin çekinceleri süreci giderek zorlaştırdı. 2018’de müzakereler fiilen durma noktasına geldi.

Belgeselin dikkat çektiği önemli noktalardan biri de Avrupa’nın Türkiye’ye yaklaşımındaki bu çelişki. Türkiye’den Avrupa standartlarına uyumu beklenirken, bazı Avrupa siyasi çevrelerinde Türkiye’nin gerçekten Birliğe ait olup olmadığı tartışılıyordu. Bununla birlikte, üyelik sürecindeki tıkanmayı yalnız Avrupa’nın önyargılarına bağlamak, Türkiye’nin hukuk ve demokrasi alanındaki sorunlarını göz ardı etmek olur. Sonuçta karşılıklı güven kaybı, Ankara’nın dış politikada farklı seçeneklere yönelmesini sebep oldu aslında iyi de oldu.

NATO ile yaşanan en ciddi anlaşmazlıklardan biri Suriye’de oldu, Türkiye, sınırındaki terör tehdidine karşı askerî operasyonlar yürütürken ABD, DEAŞ’la mücadelede Ankara’nın PKK’yla bağlantılı gördüğü YPG’nin yer aldığı güçlerle işbirliği yaptı. Türkiye sınır güvenliğini, Washington ise DEAŞ’la mücadelede sahadaki ortaklarını öncelikli görüyordu. İki müttefik, aynı coğrafyada farklı tehdit değerlendirmeleri yapıyordu. Bahaneler bitmek bilmedi.

Ardından S-400 krizi geldi. Türkiye, hava savunmasını güçlendirmek amacıyla Rusya’dan füze sistemi satın aldı. ABD, bu sistemin NATO teknolojisi ve F-35 uçaklarının güvenliği açısından risk oluşturduğunu savundu. Türkiye F-35 programından çıkarıldı ve yaptırımlarla karşılaştı. Ankara’nın bağımsız savunma tedariki hakkını öne çıkardığı bu karar, aynı zamanda ittifak içindeki güvenin ne kadar hassas olduğunu gösterdi.

Ne var ki Rusya-Ukrayna savaşı, Türkiye’nin dış politikasında başka bir tablo ortaya çıkardı. Ankara, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü destekledi, Kırım’ın ilhakını tanımadı buna karşılık Moskova’yla diplomatik ilişkilerini sürdürdü. Montrö hükümlerini uygulayarak savaş gemilerinin boğazlardan geçişini sınırladı. 2022’de İstanbul’da imzalanan Karadeniz Tahıl Girişimi’nde Birleşmiş Milletlerle birlikte önemli bir diplomatik rol üstlendi. Erdoğan’ın hem Putin hem Zelenski ile görüşebilmesi, Türkiye’nin rakip güçler arasında iletişim kanalı oluşturabilme imkanını gösterdi.

Doğu Akdeniz’de ise deniz yetki alanları, Kıbrıs ve enerji kaynakları yeni gerilimler yarattı. Türkiye’nin 2019’da Libya ile imzaladığı deniz yetki alanları mutabakatı, Ankara’nın bölgedeki hak ve çıkarlarını koruma arayışının önemli bir adımıydı. Yunanistan ve bazı bölge ülkeleri ise anlaşmanın hukuki geçerliliğine ilişkin itirazlarını sürdürdü. Mavi Vatan düşünceside bu dönemde daha fazla gündeme geldi. Çünkü mesele yalnız denizlerin altındaki enerji kaynakları değil deniz ticareti, kıta sahanlığı, limanlar ve ulusal güvenlikti.

Karadeniz’deki doğalgaz keşifleri, savunma sanayisindeki gelişmeler ve enerji merkezi olma hedefi, Türkiye’nin dışa bağımlılığını azaltma arayışının diğer parçaları oldu. Ancak enerji kaynaklarına ulaşmakla enerji bağımsızlığını sağlamak, savunma sistemleri satın almakla teknolojik bağımsızlığa kavuşmak aynı şey değil. Bu alanlardaki gelişmelerin gerçek değeri, uzun vadede ülkenin ekonomik ve stratejik kapasitesine sağladıkları katkıyla ölçülecek.

Belgeselin Erdoğan hakkında öne çıkardığı temel düşünce, Türkiye’nin artık yalnız Batı’nın beklentilerine göre hareket eden bir ülke olmak istemediği. Bu yaklaşımın savunucuları, Ankara’nın daha geniş bir diplomatik hareket alanı kazandığını düşünüyor. Eleştirenler ise müttefiklerle yaşanan güven sorunlarına, yaptırımlara ve bölgesel gerilimlere dikkat çekiyor. Her iki değerlendirmeyi de somut sonuçlarla sınamak gerekir.

Erdoğan’ın siyasi yolculuğuda budeğişimin önemli bir parçası. 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığıyla başlayan yükselişi, 2003’te Başbakanlık ve 2014’te Cumhurbaşkanlığıyla devam etti. AK Parti’nin 2002-2023 arasındaki yedi genel seçimde birinci parti olması, Türkiye’nin yakın siyasi tarihindeki dikkat çekici sürekliliklerden biri. Bununla birlikte, uzun süreli iktidarın tarihsel anlamı yalnız seçim sonuçlarında değil, ülkenin kurumlarında, ekonomisinde ve uluslararası ilişkilerinde bıraktığı etkilerde aranmalı.

Atatürk ile Erdoğan’ın dış politika dönemleri karşılaştırılırken tarihsel şartlarıda unutulmamak lazım Atatürk, savaşlardan çıkmış yeni bir Cumhuriyet’in bağımsızlığını ve uluslararası meşruiyetini sağlamlaştırdı. Erdoğan ise küresel güç dengelerinin değiştiği, Rusya’nın yeniden etkinlik kazandığı, Çin’in yükseldiği ve Batı ittifakının kendi içinde anlaşmazlıklar yaşadığı bir dönemde Türkiye’nin dış politikasını şekillendirdi. Aradaki yıllarda İnönü, Menderes, Ecevit, Demirel ve Özal gibi liderlerinde önemli dış politika kararları vardı. Cumhuriyet’in bir asırlık birikimini tek bir döneme indirgemek tarihsel gerçeği eksiltir.
Türkiye’nin ittifakla anlaşmazlıklar yaşadığı açık. Ancak NATO üyeliği, her ülkenin bütün dış politika kararlarında aynı çizgide bulunmasını gerektirmiyor elbette, Türkiye’nin Rusya’yla ilişkileri, S-400 tercihi veya Suriye politikası müttefiklerinde kaygı yaratırken, Karadeniz güvenliğindeki rolü, askerî kapasitesi ve coğrafi konumu ittifak açısından önemini koruyor.

NATO’nun da Türkiye’nin güvenlik kaygılarını anlaması gerekiyor. Buna karşılık Ankara’nın kararlarının ortak savunma sistemine, diplomatik güvene ve ekonomik ilişkilere etkilerini hesaba katması aynı derecede önemli. İttifakın gücü, üyeleri arasında hiç anlaşmazlık bulunmamasından değil, bu anlaşmazlıkları yönetebilmesinden kaynaklanır.

Dünya artık Türkiye’nin NATO’ya katıldığı 1952 yılının dünyası değil. Rusya-Ukrayna savaşı, Çin’in yükselişi, Orta Doğu’daki çatışmalar, enerji rekabeti ve yeni ticaret yolları uluslararası dengeleri değiştiriyor. Türkiye de bu dönüşümün tam ortasında bulunuyor. Batı’yla güvenlik ilişkilerini sürdürürken Rusya, Asya, Afrika ve Orta Doğu’yla bağlarını geliştirmeye çalışması bu çok yönlü arayışın bir sonucu.

Ancak dış politikada bağımsızlık, herkese karşı çıkmak veya hiçbir ittifaka ihtiyaç duymamak demek değildir gerçek hareket alanı güçlü ekonomi, gelişmiş teknoloji, güvenilir kurumlar ve etkili diplomasiyle kazanılır. Büyük devletlerle aynı masaya oturmak önemli ama asıl mesele o masadan ülkenin geleceğine katkı sağlayan sonuçlarla kalkabilmek

Yabancı belgeselin “NATO’nun en büyük sorunu” olarak sunduğu Türkiye, gerçekte değişen uluslararası düzenin karmaşıklığını yansıtan önemli örneklerden biri. Hem Batı ittifakının üyesi hem Rusya’yla görüşebilen, hem Avrupa’nın güvenliğinde rol oynayan hem Orta Doğu’nun sorunlarından doğrudan etkilenen bir ülke.

Türkiye’nin NATO içindeki geleceğini belirleyecek olan, yalnız Ankara’nın ne kadar bağımsız hareket ettiği ile değil bu bağımsızlığı müttefikleriyle güven ilişkisini koparmadan ne ölçüde sürdürebildiği olacak bu unutulmasın.

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in bir asrı aşan tarihinde çok liderler değişti, ittifaklar kuruldu, savaşlar yaşandı, dünya yeniden şekillendi. Değişmeyen gerçek, Türkiye’nin bulunduğu coğrafyanın stratejik önemidir. İşte Erdoğan döneminin tarihsel değerlendirmesi de bu coğrafyada alınan kararların kalıcı sonuçları üzerinden yapılmalı

Çünkü coğrafya bir ülkeye önem kazandırıro önemi güce dönüştüren ise devlet akıl, hukuk, ekonomi ve diplomasidir. Türkiye’nin geleceğide işte tam burada şekillenecektir.

Mustafa BERK
25 Ekim 2026