VATANIN RENGİ OLMAZ, YÜREĞİ OLUR

Bir Sudanlı fedainin hikayesinden Türk milletine unutulmaması gereken bir insanlık ve vefa dersi
Bir imparatorluk yıkılışa sürüklenirken, bir adamın sadakati dimdik ayakta kaldı.
Öldüğünde arkasından ne bir servet kaldı ne bir saray nede çocuklarına miras bırakacağı bir mülk
Rivayete göre, bütün hayatından geriye yalnızca dört eşya kalmıştı
Bir Kur’an-ı Kerim.
Bir Osmanlı haritası
Çok sevdiği kumandanının fotoğrafı
Ve bir kefen
Musa bir ömür boyunca cepheden cepheye koşmuş, çölleri aşmış, ölümle defalarca yüzleşmiş, uğruna canını ortaya koyduğu devletin hazinelerini korumak için tehlikelere atılmış bir insan
Ve sonunda, kendisi için biriktirdiği hiçbir servet yok.
Oysa geride bıraktığı ise bütün servetlerden daha değerliydi
Bir millete sadakatin ne demek olduğunu öğreten, aradan bir asır geçmesine rağmen insanın yüreğini titreten bir hayat
Üstelik bu adam Anadolu’da doğmamıştı.
Kökeni Sudan’a, doğduğu yer Girit’e, çocukluğu Kahire’ye uzanıyordu.
Ama kendisini Osmanlı milletinin bir parçası kabul etmiş, bu toprakların acısını kendi acısı, kaderini kendi kaderi bilmişti.
Ne soyunu inkar etmişti nede geçmişini unutmuştu. Yalnızca insanın doğduğu yerden çok daha büyük bir aidiyet taşıyabileceğini göstermişti.
Adı Musa’ydı, Tarih onu Zenci Musadiye tanıdı.
Ben ise bugün onun hiksyesinde yalnızca bir Osmanlı fedaisini değilbizim millet olarak unutmamamız gereken çok önemli gerçek var
İnsanın büyüklüğünü teninin rengi, doğduğu coğrafya veya sahip olduğu servet değil inancı, karakteri, vicdanı ve gerektiğinde başkaları için nelerden vazgeçebildiği belirler.
Ve şimdi gelin, bu sıra dışı insanın hikayesine bir asır öncesinden bakalım
BİR İMPARATORLUĞUN SON GÜNLERİNDE…
Yıl 1911
Osmanlı Devleti tarihinin en zor dönemlerinden birini yaşıyor. Savaşlar, kaybedilen topraklar, yoksulluk, belirsizlik.
İtalya Trablusgarp’a saldırıyor.
Uzak diyarlarda yeni bir savaş başlarken Musa gönüllü olarak cepheden cepheye koşuyor.
Orada Kuşçubaşı Eşref Bey’le tanışıyor. Aralarında, yıllar boyunca sürecek bir güven ve dava arkadaşlığı doğuyor.
Ardından Balkan Savaşları, Edirne’nin geri alınması, Sina, Filistin, Hicaz ve Yemen
Bir cephe bitiyor, diğeri başlıyor.
Gençliğini sıcak bir yuvada, ailesinin yanında geçirmek yerine, çöllerde ve savaş meydanlarında tüketiyor.
1916 yılında Yemen’deki Osmanlı kuvvetlerine ulaştırılması gereken para ve altınların taşınmasında tehlikeli bir görevi üstleniyor. Anlatılanlara göre İngiliz kuvvetlerinin tehdidi, çölün acımasız şartları ve isyanların arasında bu emaneti yerine ulaştırmayı başarıyor.
Bir düşünün o altınlar Musa’nın kendi serveti değil.
Uğruna tehlikeye atıldığı topraklar ailesinden kalan bir miras değil.
Kendisine ne makam vaat ediliyor nede zenginlik.
Ama o, kendisine emanet edileni korumak için hayatını ortaya koyuyor.
Çünkü onun dünyasında şeref, insanın sahip olduklarıyla değil, kendisine duyulan güvene ne ölçüde layık olduğuyla ölçülüyordu.
Sonra savaş bitiyor.
İmparatorluk yenilmiş, İstanbul yorgun, halk yoksul perişan
Bir zamanlar uzak cephelerde mücadele eden o heybetli adam, Karaköy Limanı’nda hamallık yaparak hayatını kazanmaya başlıyor.
Dün ölümle yüzleşen bu fedai, bugün sırtında yük taşıyarak ekmek parası için hamallık yapıyor
Ama başı eğilmiyor.
Çünkü alın teriyle çalışmak ona ağır gelmiyor.
Kendisine emeklilik maaşı teklif edildiğinde, Osmanlı halkının yoksulluğunu gerekçe göstererek kabul etmiyor.
Bir insan, kendisi yoksulluk içinde yaşarken bile başkalarının hakkını düşünebiliyorsa, gerçek zenginlik belki de işte budur.
Musa’nın bedeni yıllarca süren mücadelelerin ardından iyice yıpranıyor. Hastalanıyor ve Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi’ne sığınıyor.
1919 yılında, henüz genç sayılabilecek bir yaşta hayata veda ediyor.
İşte yazımızın başında sözünü ettiğimiz o dört eşya, onun hayatının en dokunaklı hatırasına dönüşüyor.
Kur’an-ı Kerim, onun inancını
Osmanlı haritası, uğruna ömrünü verdiği toprakları
Eşref Bey’in fotoğrafı, dostluğunu ve vefasını
Kefen ise insanoğlunun bütün dünyevi ihtiraslarının bir gün sona ereceğini hatırlatıyor.
Bir zamanlar devletin altınlarını korumak için hayatını tehlikeye atan adamın, kendi adına biriktirdiği altınları yoktu
Dünyaya sahip olmak için yaşamamıştı.
İnandığı değerlere sahip çıkmak için yaşamıştı.
İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un, onun heybetli görünüşünden ve kişiliğinden etkilenerek şu iki mısrayı söylediği aktarılır
Eşref Bey’in emir eri Zenci Musa,
Omuz vermiş, göğe çıkmış Nebi isa.
Ne kadar güçlü iki mısra
Bir insanın büyüklüğü bazen uzun uzun yazılmış kitaplara değil, iki satırlık bir şiire sığabiliyor.
Aslında burada tarihin ne kadar anlamlı bir buluşması var.
Bir tarafta Sudan kökenli Musa
Diğer tarafta babası Arnavutluk’un İpek kasabasından, annesinin ailesi Buhara’dan gelen Mehmet Akif
Biri cephelerde mücadele ediyor, diğeri bir milletin bağımsızlık ruhunu kelimelere döküyor.
Ve o Mehmet Akif, Türk milletinin İstiklal Marşı’nı yazıyor.
Farklı coğrafyalardan gelen iki insan, aynı tarihi sorumluluğun içinde buluşuyor.
İşte ortak bir millete mensup olmanın anlamı, bazen iki insanın hayatında bütün tarih kitaplarından daha güçlü anlatılıyor değilmi
TARİHİMİZİN UNUTULMAZ İNSANLARI
Musa’nın hayatını düşündüğümde, tarihimizin başka fedakar insanları geliyor insanın aklına
Erzurum’da Nene Hatun
1877’de Aziziye Tabyaları’na yönelen tehlike karşısında canını ortaya koyan o cesur Anadolu kadını
Çanakkale’de Seyit Onbaşı
Silah arkadaşıyla birlikte ağır bir top mermisini kaldırıp topa yerleştiren, bütün gücünü bir savaşın en kritik anında ortaya koyan o yiğit
Kastamonu’da Şerife Bacı
1921’in dondurucu kışında, dokuz aylık bebeğiyle İnebolu’dan Kastamonu’ya cephane taşırken soğuğa yenik düşen o fedaka anne
Bir tarafta yavrusunun hayatı, diğer tarafta cephede kendisinden gelecek mühimmatı bekleyen askerler
O genç annenin yaşadıkları, bugün bile düşününce insanın boğazını düğümlüyor.
Birde Kara Fatma var ki
Asıl adı Fatma Seher Erden
Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde başlayan Milli Mücadeleye katılan, silaha sarılan, emrindeki insanlarla cephelerde savaşan, esaret gören kahraman Türk kadını.
Kendisine bağlanan maaşı Kızılay’a bağışlamış, hayatının son yıllarında ise maddi sıkıntılar yaşamış bir fedakar kadun
Bu insanların hikayelerinde ortak ve sarsıcı bir gerçek var aslında
Kendileri için çok az şey istemiş, başkaları için çok ağır bedeller ödemişler
Musa’nın çöllerdeki mücadelesi, Nene Hatun’un cesareti, Seyit Onbaşı’nın azmi, Şerife Bacı’nın annelik yüreği ve Kara Fatma’nın kararlılığı
Onlar yaptıkları ile değil, bütün bunları hangi şartlar altında yaptıklarıdır önemli olan
Korkmuş olabilirler.
Yorulmuş, acıkmış, üşümüş, sevdiklerini özlemiş olabilirler.
Onlarda bizim gibi etten kemikten insanlardı.
Ama korkularının ve kişisel sıkıntılarının ötesinde bir sorumluluk duygusuyla hareket edebildiler.
Kahramanlık, korkusuz olmak değil; korkuya rağmen doğru bildiğini yapabilmektir.
Aradan bir asırdan fazla zaman geçti.
Artık ne o imparatorluk var ne o savaş meydanlarının şartları var
Bugün gençlerimize yalnızca savaşların tarihlerini, komutanların isimlerini, antlaşmaların maddelerini öğretmek yetmez.
Musa’nın neden kendisine teklif edilen maaşı reddettiğini
Şerife Bacı’nın neden o dondurucu yola çıktığını
Kara Fatma’nın neden bütün güçlüklere rağmen mücadelesinden vazgeçmediğini
Mehmet Akif’in neden bağımsızlık mücadelesine kalemiyle ve bütün varlığıyla katıldığını annlatmalıyız çünkü bir milletin geleceği, yalnızca geçmişte kazandığı zaferlere değil, o zaferleri mümkün kılan ahlaki değerleri yaşatabilmesine bağlıdır.
Bugün bizden beklenen cepheye koşmak değil.
Dürüst olmak.
Haksızlık karşısında susmamak.
Kamu malını kendi malımız kadar özenle korumak.
İşini hakkıyla yapmak.
İnsanları kökenlerinden, inançlarından veya farklılıklarından dolayı küçümsememek.
Çocuklarımıza ve torunlarımıza daha adil, daha huzurlu, daha güçlü bir Türkiye bırakmak.
Çünkü gerçek milliyetçilik, yalnızca geçmişle övünmek değildir.
O geçmişin fedakarlıklarına layık bir gelecek inşa edebilmektir.
Bayrağımızı sevmek, onun temsil ettiği ortak hayatın sorumluluğunuda taşımaktır.
Tarihimizle gurur duymak, hatalarımızdan ders alabilmektir.
Milletimizi sevmek, milletimizin insanlarına karşı vicdanlı ve adaletli davranabilmektir.
Bir insanın kökleri çok uzak bir coğrafyada olmasına rağmen kendisini bu ülkenin tarihine böylesine derinden bağlayabiliyorsa, biz bugün birbirimize karşı neden daha anlayışlı, daha merhametli, daha sorumlu olmayalım? Neden
Neden ortak değerlerimizi ayrılıklarımızdan daha fazla önemsemeyelim? Neden
Neden bize emanet edilenleri kendi çıkarlarımızın önüne koymayalım? Neden
Unutmayalımki güçlü bir toplum yalnızca ekonomik imkanlarıyla, ordusuyla veya sınırlarıyla ayakta duramaz
Birbirine güvenen, adalete inanan ve zor zamanlarda dayanışmayı bilen insanların varlığıyla güçlenir unutmayın
Ne yazıkki tarih, bütün fedakar insanların adını hiç bir zaman unutmadı
Kimi Yemen’in çöllerinde
Kimi Çanakkale’nin toprağında
Kimi Kafkas dağlarının karında
Kimi cephe gerisinde, kimi yoksul bir evde, kimi de mezar taşı bile bulunmayan bir yerde
Belki arkalarında bir fotoğraf bile bırakamadılar.
Belki son sözlerini kimse duymadı.
Belki anaları, eşleri, çocukları yıllarca dönmelerini bekledi.
Ama bugün sahip olduğumuz huzurun, bağımsızlığın ve ortak hayatın temellerinde onların emekleri, gözyaşları ve fedakarlıkları var.
İşte bu nedenle geçmişimizi hatırlamak yalnızca bir tarih merakı değil bir vefa borcudur.
Ve bir gün yolunuz Üsküdar’a düşerse, Özbekler Tekkesi’nde hatırası yaşatılan Sudanlı Musa’yı
mezarının kesin yeri bilinmese de ardında bıraktığı hayatı düşünün o zaman belkide kendi kendinize şöyle sorarsınız
Bir insan bu dünyada ne kadar şeye sahip olmalı ki zengin sayılsın?
Musa’nın hayatı bu soruya sessiz ama çok anlamlı bir cevap veriyor.
Bazen geride kalan dört eşya, dört büyük servetten daha değerlidir.
Bazen bir insanın taşıdığı yük, sırtındaki çuvallardan çok daha ağırdır.
Ve bazen bir insanın asıl büyüklüğü, öldükten sonra bile başkalarının vicdanını uyandırabilmesidir.
Sudanlı Musa’yı aradan geçen bir asra rağmen bugün hatırlıyorsak, bunun sebebi ne kazandığı savaşlar ne sahip olduğu makamlar ne de edindiği servettir.
Onu unutulmaz kılan, kendisinden daha büyük bir değere duyduğu karşılıksız sadakattir.
Ruhun şad olsun Sudanlı Musa.
Ve ruhları şad olsun, bugün bizlerin adlarını bile bilmediğimiz bütün fedakar insanlarımız
Sizler yalnızca geçmişimizin kahramanları ile değil, gelecek nesillerimizinde vicdanlarada bırakılmış birer emanetsiniz
SON SÖZ
İnsanın doğduğu topraklar kaderidir, uğruna fedakarlık yaptığı değerler ise karakteridir. Bir milleti büyük yapan yalnızca kahramanlar yetiştirmesi değil, o kahramanların fedakarlıklarına layık nesiller yetiştirebilmesidir.
Bir asır önce Sudanlı Musa, Osmanlı’nın en zor günlerinde sırtında bir milletin emanetini taşıyordu. Bugün ise siyasetin kimi kürsülerinde, ülkenin geleceğini ilgilendiren meselelerden çok karşılıklı suçlamalar yankılanıyor.
Mavi Vatan’ın, denizlerdeki haklarımızın ve kurulan savunma ittifaklarının elbette tartışılacak yönleri vardır. Bunları sorgulamakda milli sorumluluğun bir parçasıdır ancak her eleştirinin bilgiye, her anlaşmanın hukuka, her siyasi tutumunda ülkenin uzun vadeli çıkarlarına dayanması gerekir. Nokta
Ne milliyetçilik, her kararı sorgusuz alkışlamak nede muhalefet herkarara düşünmeden karşı çıkmak değildir.
Hele hele yabancı başkentlerin alkışını siyasi başarının ölçüsü saymak işte tarihin insana öğrettiği en acıderslerden biri budur başkasının alkışını pusula yapan, kendi milletinin sesini duymakta zorlanabilir.
Zenci Musa’nın cebinde serveti yoktu ama istikameti belliydi bugün ihtiyacımız olanda bu siyaseti şahsi hesapların değil vicdanın, aklın, hukukun ve milletin ortak geleceğinin yönlendirmesidir
Çünkü tarih, en yüksek sesle konuşanları değil, en ağır sorumluluğu taşıyanları hatırlar daima
Ruhun şad olsun Sudanlı Musa.
Sizler yalnızca geçmişimizin kahramanları değil, gelecek nesillerimizin de vicdanına bırakılmış birer emanetsiniz.
Mustafa Berk
1 Kasım 2026